9 Nisan 2020 Perşembe

ÖYKÜ

Ders alınası bir öykü...
Kaliforniya’ da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’ nde öğretim üyesi
olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan
bir kız
öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.
Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel
bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir
öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o
alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün
bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve
itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ düşüncesi
oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana
tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş,
şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra
öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir
üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak
okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer
yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders
çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally
adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
‘Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
‘Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini
‘Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan
kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak
kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, ‘O şahane bir insan;
o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim’ dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının
erkeğine, ‘Sen benim kahramanımsın’ duygusu içinde
bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.
Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum
ve o kişiyi kıskandım.
‘Nasıl yani?’ dedim.
‘Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği
için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa
ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla
buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.
Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,
hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede
kalıyor, geceleri ona bakıyor.’
Kendime kızdım.Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım.Ben güya en yüksek
eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala
dış görünüşe göre yargılıyor ve onu ‘ayı’ olarak görüyordum. İçimdeki
pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği
aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama
baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’
diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi
duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl
etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş
olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los
Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada
oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup
olamayacağını sordum. ‘Kendilerine bir sorayım, eminim
sizinle tanışmak isteyeceklerdir, ’ dedi ve iki gün sonra, ‘Ailemle
konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,’
dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin
yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara
uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, ‘O gün ben de aileme gidecektim;
isterseniz beraber gidebiliriz, ’ dedi. Ailesine haber
verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten
sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında
Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada
buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.
Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi
çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un
torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar
doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi
konuştuğunu sordum. ‘Evet’ yanıtını alınca, kendisi
çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
‘Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da
çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.
Biz böyle biliyoruz’, dedi. Tüylerim diken diken oldu.
Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık
alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek
konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da
vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara
kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına
kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki
öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz
çökerek konuşan dede George’a ‘Beyefendi, çocukların göz
hizasına inerek konuşuyorsunuz!’ dedim. Bana biraz şaşkınlıkla
gülümseyerek, ‘Tabii, onlar küçük insanlar!’ yanıtını verdi. Öyle
bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde
bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi
Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle
ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme
havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin
zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında
telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten
arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek
için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka
bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize
durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta
biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le
randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat
etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme
olanağı kaybolmuş.
Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği
belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az
işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık
duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.
Sally’e sordum: ‘Baban seninle randevulaşır mıydı?’
‘Evet’, dedi, ‘yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman
geçirirdi. Ve ilave etti, ‘Biz böyle gördük, böyle
biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!’. Gülümseyerek,
‘Nereden biliyorsun?’ diye sordum.
‘Biz Frank’le konuştuk’ diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan
çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın
karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da
acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi
çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.
Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle
ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım
kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne
yapabilirim? ’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.
Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun
davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally,
içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya
yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze
konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen
güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve
çocuğun CAN’ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum,
seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu
mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık
biriyim!’ diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras,
var oluşun beş
boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır.
Yazan: Doğan Cüceloğlu

BEN OKUMAYACAĞIM (alıntı)

Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini
yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince
ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.

Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.

Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden
çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her
konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.

O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.
Sessizliği bozan ben oldum.
"Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret
göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"

Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü
ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşlediğim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye bağırıyordu.

Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne
olacağım."

Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım
söylüyordu.

"İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" diye düşündüm. Sanki birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film
oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım.

12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç
anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine
götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp,

-"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi.

O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.
-"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca,

-"Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden.

Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert
etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.
Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben annenim, aç kapıyı" dedikçe o;

"Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.
Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu.

Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti.

Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri
koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına
sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz
yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece;

"Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu.

O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.

Evet bu acı film bitecek gibi değil.

Kızımın sesiyle irkildim. "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı.

Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran
yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl? Bu allak bullak beyinle nasıl?

Öylece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü
bulabildim.
"Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir
anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu.

Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.

Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar
ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu.

Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.

Emine Özgenç
Kapı deyip geçmemek gerek ...!

Her özel mekan kapı ile bağlanır dünyaya.

5 Nisan 2020 Pazar

Tefekkür ...


Tefekkür . . .
Neleri el birliğiyle kirlettik kim bilir. Yerine daha güzellerini yaparız diye neleri yakıp yıktık. Her zaman özgürlükten dem vurarak kim bilir kimleri ve neleri esir ettik arsızlığımıza.
Bu zaman da herkese güvenilmeyeceğini öğrendik ama aynı anda güvenilmeyecek biri olmamızı akledemedik. Bir çok olaya sırtımızı dönerek öylece çekip gittik. Şimdi ise güvenip yaslanacak veya ben buradayım diyebileceğimiz kimse de kalmadı çevremizde.
Rabbim vicdanımız ile bizi yalnız bıraktı. Rabbimizin iradesini reddettiğimiz bir dönemden sonra,bu günlerde öyle bir imtihan ile karşı karşıya bıraktı ki ne yapacağımızı bilemez olduk.
Tekrar ayetler ile Rabbimiz bizi uyarır mı acaba. Evet . Yeni bir ayet gelmeyeceğini elbette biliyoruz , kıyamete kadar canlı olan hiç açmadığımız duvarda süs olarak, aksesuar gibi kullandığımız Kuran-ı Kerim'in her ayeti bize birer ışık olduğunu hatırlattı Rabbim.
Dünyayı gökten ebabillerin yerini bugün 0.03 mikron büyüklüğünde bir ebabil vari virüs ile hizaya soktun Rabbim. Ebabil görmeyen bizler görünmeyen ebabili bütün dünya üzerine nasıl üşüştüğüne şahit olduk.
Mazlumların çırpınışı,yaşını almış büyüklerimizin acziyetleri karşısındaki sessizliğimizin bedelini ödemekteyiz. Yalnız çok şanslıyız ki Türk Milleti olarak dünya milletlerden mazluma kol kanat germekte bir adım öndeyiz,bu umudumuzu hep canlı tutarak Rabbimin inayeti ile fazla hasar almadan geçecek inşallah.
Elbet bu günler geçip gidecek. Yalnız bizde ne gibi etkiler bırakacak işte bu önemli.
Acaba şunu ikrar edecekmiyiz. Rabbim ben ne kadar acizmişim anladım ve sana teslim oldum mu diyeceğiz yoksa eski edepsizliklerimize geri mi döneceğiz.
Duamız her dem Rabbimize olan inancımızın kuvvetlenmesi,Rabbimiz bizden nasıl bir insan olduğumuzu istemiş ise harfiyen kulluk vazifemizi yapmamız.
Duanın nasıl bir silah olduğunu hatırlamamız gerek.
Duanın açamayacağı kapısı yoktur ve dua bir Müslümanın vazgeçilmez silahıdır.
Unutmayalım.
Ülkem olarak hayatı evimize sığdırdık ama çaresizliklerimiz eve sığmıyor onu iyi anladık.
Artık kul olma zamanıdır.
Hakkı üstün tutma zamanıdır.
Adil olma zamanıdır.
Gücü ve kuvveti nispetince destek olma zamanıdır.
Niyet hayır akıbet hayır.
KALBİNİZİN SAHİBİNE EMANET OLUNUZ . . .
Mustafa YERLİ


22 Mart 2020 Pazar


22.03.2020
Kovit-19 (Corona-Korona )

Hüzün yılı 2020 ...
Nereden başlasak inanın bilemedim.2020 hüzün yılımız oldu ve olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Ülkemin bu yılın başlangıcından bugüne kadar sel,deprem,çığ,terör,sığınmacı,kısmi savaş,iç didişmeler ve şimdi de CORONA virüsü.
Başlangıçta hüzün yılı dememim sebebi, Peygamber Efendimizden esinlenerek söyledim. Aynı yıl içinde Efendimiz iki çocuğunu,eşini ve çok sevdiği Ebu Talib’i kaybebmiş ve hüzün yılı olarak tarihe geçmiştir. Bu hüzün yılının sonunda Miraç gerçekleşmiş ve bir yükseliş,ferahlık ve güzellikler gelmiş. Arzumuz ve umudumuz aynı şekilde aziz Vatanıma kısa zaman içinde bir yükseliş,ferahlık ve güzelliklerin gelmesi.
Bu gece malumunuz üzere Miraç gecesi. Bu gecenin  bütün insanlığa güzellik getirmesini yüce Rabbimden diliyorum.
Bu virüs ile ilgili tahliller yapmak istiyorum.
Virüsün ilk çıktığı yer Çinin Vuhan şehri. Bu şehir 12 milyonluk bir şehir. İlk önce fazla ciddiye alınmayan virüs kısa zaman sonra Çin devletinin şedid kuralları ile olağan durum ilan edilerek işin ciddiyetini bütün dünyaya gösterdiler. Ciddi tedbirler alındı. Hasta olanlar yaka paça evlerinden alınıp tedaviye götürdüler.
Çinin bu ciddi tedbirleri henüz dünyaya yayılmadığı zamanda kimsenin dikkatini çekmedi. Haberlerde ikinci,üçüncü haber olarak verilmekte idi. Bazı ülkeler sadece Çinde kalacağı düşüncesinde idiler. Bu süreçte ilk çıktığı andan itibaren TC.Devleti Sağlık Bakanlığı bir bilim kurulu kurarak çalışmalara başladı. Tedbirlerde erken davranan ülkeme bu virüs en son geldi.
Diyoruz ya dünya bir köy kadardır diye. Virüsün yayılması çok da zor olmadı. Yurt dışında olan vatandaşlarımızın dönmeleri ile ciddi şekilde yayılmaya başladı. Şu ana kadar 375 000 kişi yurt dışından ülkeme döndü. Bunun 12 bin kişisi umre maksadı ile Mekke ve Medineye giden vatandaşlarımız . 363 000 kişi ise dünyanın farklı ülkelerinden dönen vatandaşlarımız.
Bu dönen vatandaşların tamamı eğer hem devlet hem de kendileri karantina şartlarını uygusalardı eminim ki ölümle sonuçlanacak vaka olmayacaktı ve farklı kişilerede salgın olarak bulaşmıyacaktı. İlk vakayı Sağlık Bakanı Dr.Fahrettin Koca İtalya’dan ülkemize dönen ve karantina kurallarına uymayan kapalı çarşıda bir kuyumcu esnaf olduğunu ve ailesinin karantinaya alındığını açıkladı.
Çıkaracağımız dersler ;
ü Bunun küresel bir imtihan olduğunu ve Allah cc isterse bu dünyayı minik bir virüs ile hizaya sokabileceğini fehmettik.
ü Bu virüsün zengin fakir ayırmadan, başbakan kraliçe ayırmadan, kadın erkek ayırmadan adil şekilde toplumun her kesimine isabet etmesi.
ü Gündelik yaşantımızı kısıtlı bir alana sıkıştırarak yaşamaya mecbur olduğumuzu gösterdi.
ü Hayatın sadece çalışmaktan ibaret olmadığını ve aileye de zaman ayırmamızın gerektiğini gösterdi.
ü Hayatımızda öncelik olarak gördüğümüz şeylerin tamamını alt üst ederek önceliğin sadece ve sadece sağlık olduğunu bizlere gösterdi.
ü Geniş alanda yaşamakta olan bizlerin dar alanda neler yapabileceğini ve nasıl hayatta kalabileceğini yaşattı.
ü İş hayatımızda bütün benliğimiz ile çalışmakta olduğumuz iş yerlerimize dahi gidemez olduk.
ü Ticaretimizde kusurlu ürün satışlarının (hak hukuk gözeterek yapanları tenzih ederim) belki de bir cezası niteliğinde idi.
ü Her insanın değerli olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini bir kez daha bizlere hatırlattı.
ü Camilerimizin mahzun kalması ise ayrı bir bahis konusu. Ezan okunurken hiç kulak kabartmayan Müslümanların sadece vaktin girdiğini düşünmeleri bu ezanın aslında hayatınızı durdurun Camii ye koşun saf saf Allahın huzuruna varın dediğini akletmediklerinin bir uyarısı olarak gördük. Kaldı ki bugün camiye gidemez olduk. Cuma namazını kılamaz olduk. Kandilde yer bulamadığımız camilerimiz bomboş şekilde mahzun ve boynu bükük kaldığını gördük.
ü Dinimizde emre itaat farzdır. Bu süreçte yaşlı büyüklerimizin itaat konusunda isteksiz olduklarını ve bana bir şey olmaz söylemi ile hastalığın yayılmasına sebep olmaları derinde üzdü.
ü Bir zaman sonra kardeşlik gördük. İnsanlar dayanışma gösterdi. Yöneticiler yetkileri dahilinde halkın bu süreci özellikle yaşlıların yaşamlarını kolaylaştırmak için azami çaba harcadı.
ü Devletimiz acil paketler hazırlayarak bu zamanı iyi yönetti ve yönetiyor.
ü İnsan oğlunun sahibinin sadece Allah cc olduğunu daha iyi anladık.


Allahım;

Bizler aciz kullarınız. Bu virüs belasını ülkemden defet. Bizleri yaptıklarımız ile yargılama. Eksik olan bizleriz. Sen ise azimsin,büyüksün,herşeye gücün yeter. Devletimi ve milletimi sen hıfzu emin eyle. Ol desen olur her şey. İçimizde sana asi olanlar vardır elbet ama seni çok sevenler fazlacadır, o sevenler hatırına bizlere acı Rabbim.

Amin
Amin
Amin


Mustafa YERLİ

8 Ocak 2020 Çarşamba

Hayat ;

Başlangıcı bir nebze belli olan ama bitişinin ne zaman olacağını bilmediğimiz bir zaman aralığı.İnsanın yaşam süresince ağır ağır çıktığı bir basamak serisinin en tepesine biraz yorgun çıkar ama tecrübeleri ile bilge adam olur.Son basamak ise yeni bir hayatın başlama noktasıdır.

İnsanın hayatı boyunca edinmiş olduğu tecrübelerin paylaşılması insanlığın zamanını daha verimli ve faydalı kullanmasına olanak sağlar.Yeniden bir şeyi araştırmak yerine o konuda bilgili kişilerden bilgi edinilerek daha verimli olunabilir.Hatta o bilgi geliştirmek daha kolay olur.

Hayatımız boyunca yaşam alanımıza soktuğumuz bir çok insan vardır.Bu kişiler bazen bizi yukarı çeker bazen ise aşağı.Dost gördüklerimizin faydalı kişiler olduğunu kısa sürede fehmetmeli ve onlara ayrı değer vermeliyiz.


11 Ekim 2013 Cuma

Ölmeden Önce ...

Kanser Nedeniyle Ölen Erma Bombeck'in Ölmeden Önce yazmış olduğu bir yazı.

Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;
Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..
Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..
Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..
Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer. Yerler leke olacak diye korkmazdım.. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım.. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum...TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "Önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim.. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim..
Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için şükredin..
Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor.. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.."